[ Etiketler: islamda | peygamberler | peygmberlerin | | cizeleri ]
Konuyu Oyla:
  • Derecelendirme: 0/5 - 0 oy
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Yusuf A.s Hayati
#1
Yûsuf Aleyhisselâmın Soyu:


Yûsuf b. Yâkub, b. İshak, b. İbrahim Aleyhisselâmlardır.[1] Yûsuf Aleyhisselâmın annesi: Râhıl bint-i Leban´dır. [2]

Yûsuf Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili:

Yûsuf Aleyhisselâm; ak tenli, güzel yüzlü, kıvırcık saçlı, büyük gözlü, ince bu­runlu, kalın pazulu, kalın bacaklı, düz karınlı, düz göbekli idi ve yanağı, benli ıdi. [3]

Yûsuf Aleyhisselâm, suretçe, Âdem Aleyhisselâmı andırırdı.

Yüzü, güneş gibi parlardı. [4]

Kendisine, güzelliğin yarısı verilmişti[5]

Yûsuf Aleyhisselâmın Başına Gelenler:

Yûsuf Aleyhisselâm, annesi Râhıl´den doğunca, babası, baksın diye, onu, Ha­lasına vermişti.

Yûsuf Aleyhisselâmın ilk ibtilâsı, İshak Aleyhisselâmın kızı olan bu halası ile

başladı.

Yıllar, geçmiş, Yûsuf Aleyhisselâm, gezer dolaşır olmuştu.[6]

Babası da, Halası da, Yûsuf Aleyhisselâmı, son derece seviyorlardı. [7]

Yâkub Aleyhisselâm; kız kardeşine:

"Ey kardeşim! Yûsuf´u, artık, bana teslim et!

Vallahi, onun, benden bir saat bile uzak kalmasına dayanamıyorum dedi.

Kız kardeşi de:

"Vallahi, ben de, onu, bir saat bile terk edemem!" diyerek red cevabı verdi.

Yâkub Aleyhisselâm, Yûsuf Aleyhisselamı, almak için, ısrar edince, kız kardeşi:

"Bari, onu, bir kaç gün, benim yanımda bırak ta, belki, bu, beni teselli eder."

dedi. [8]

Yâkub Aleyhisselâm, onun yanından çıkıp gittikten sonra[9], Hala hanım, Is-hak Aleyhisselamın büyük çocuğu olması dolayısıyla yanında bulundurduğu ku­şağını, Yûsuf Aleyhisselamın -elbisesinin altından- beline, bağladı. Sonra da:

"Kuşak, kayboldu, bakınız! Onu, kim almış?" dedi.

Ev halkının üzerleri aranınca, kuşak, Yûsuf Aleyhisselamın yanında (belinde bağlı) bulundu. [10]

Onların mezhebine göre: hırsızı, mal sahibi, tutar, hiç kimse, kendisine itiraz­da bulunamazdı. [11] Bunun için, Hala hanım:

"Vallahi, ben, Yûsuf hakkında, istediğimi, yapabilirim!" dedi.

Yakub Aleyhisselâm gelince, hâdiseyi, ona da, anlattı.

Yâkub Aleyhisselâm:

"Yûsuf, şayet, böyle bir şey yapmışsa, O, sana, teslim edilmiş olur. Benim elim­den bir şey gelmez!" dedi. [12]

Hala hanım da, ölünceye kadar, Yûsuf Aleyhisselamı, yanında tuttu.

Yâkub Aleyhisselâm, ancak, onun ölümünden sonra, Yûsuf Aleyhisselamı, ya­nına alabildi. [13]

Yûsuf Aleyhisselâm, Yâkub Aleyhisselâma, oğullarından, en sevgilisi idi.

Yûsuf Aleyhisselamın annesi Râhıl da, Yâkub Aleyhisselâma, kadınlarından, en sevgili olanı idi. [14]

Yûsuf Aleyhisselamın, üvey annelerinden doğma kardeşleri, Babalarının, Yû­suf Aleyhisselamı, gerek çocukluğu ve gerek gençliği çağında böyle ço^sevdiği-ni ve onun üzerine titrediğini gördükçe, onu, kıskanmağa başladılar. [15]

Yûsuf Aleyhisselamın kardeşleri ile olan ibretli macerası, Kur´ân´ı Kerimde de, genişçe anlatılır. [16]

Yûsuf Aleyhisselâm, rü´yaîinda, on bir yıldızla güneş ve ay´ın, kendisine, sec­de ettiklerini görüp bunu, babasına anlatmıştı. Yâkub Aleyhisselâm, ona:

"Ey Oğulcuğum! Rü´yanı, kardeşlerine, anlatma! Sonra, sana, tuzak kurarlar.

Çünkü, şeytan, insanın, apaçık bir düşmanıdır!" demiş[17], rü´yâsını yormuştu. [18]

Yâkub Aleyhisselâmın karısı Leyya hatun.Yûsüf Aleyhisselâmın, Babasına söy­lediklerini, dinlemiş, işitmişti.

Yâkub Aleyhisselâm, ona:

"Yûsuf´un söylediklerini, gizli tut, oğullarına haber verme!" diye tenbih etti. Leyya da: "Olur!" dedi.

Yâkub Aleyhisselâmın oğulları, otlaktan geldikleri ve gizli tutulması emir ve ten­bih edilen rü´yâ, kendilerine haber verildiği zaman[19], Yûsuf Aleyhisselâma o ka­dar kızdılar ki, şah damarları, şişti, tüyleri, diken diken oldu. [20]

Annelerine:

"Güneş, Babamızdan başkası değildir! Ay, senden başkası değildir! Yıldızlar da, bizden başkası değildir!

Hiç kuşkusuz, Râhıl´ın oğlu, üzerimize hükümdar olmak: Ben, sizin Seyi-dinizim? [21]

Sizler, benim kölemsiniz! [22] demek istiyor!" dediler. [23]

Yûsuf Aleyhisselâma karşı kalblerinde taşıdıkları kıskançlık ve kini, büsbütün artırdılar. [24]

Onu, öldürmek veya uzak ve ıssız bir yere atmak suretiyle, kendisinden kurtu­lup Babalarının teveccühünü ve sevgisini, kendilerine münhasır kılmak istediler.

İçlerinde en faziletlisi ve en akıllısı olan Yehuza[25]:

"Yûsuf´u, öldürmeyiniz!

Çünkü, adam öldürmek, büyük ve ağır bir suçtur.

Onu, bir kuyuya bırakınız da, oradan gelip geçen yolcu kafilesinden biri, onu, bulup alsın, götürsün!

Yapacaksanız, böyle yapınız!" dedi.[26]

Yûsuf Aleyhisselâmı, öldürmeyecekleri hakkında onlardan, kesin söz aldı. [27]

Yâkub Aleyhisselâmın huzuruna çıkıp Yûsuf Aleyhisselâmı, kendileriyle birlik­te kıra göndermesi için konuşmayı kararlaştırdıkları zaman, Yâkub Aleyhisselâ­mın en büyük oğlu Rubil:

"Babanız, Yûsuf hakkında, size güvenmeyecektir.

Fakat, Yûsuf´un yanına varıp kendisinin önünde oyun oynayalım.

Bizim nasıl neşelendiğimizi, oynadığımızı, görünce, bizimle gitmeye hevesle­nir." dedi.

Gidip önünde gülüşe gülüşe oyun oynadılar ve onu, kendileriyle birlikte oyna­mağa heveslendirdiler.

Yûsuf Aleyhisselâm, onlara:

"Ey kardeşlerim! Siz, otlak yerinizde de, hep böyle oynar mısınız?" diye sordu.

"Evet! Ey Yûsuf! Eğer, bizim otlak yerlerimizde oynadığımızı görseydin, sen de, yanımızda bulunmayı arzu ederdin!" dediler.

O kadar heveslendirdiler ki, bunu, kendisi, onlardan istemeğe başladı ve:

"Ey kardeşlerim! Beni, Babama götürünüz de, sizinle göndermesini isteyiniz!" dedi. [28]

"Ey Yûsuf! Sen, bizimle gidip oynamak, avlanmak istiyor musun?" dediler.

Yûsuf Aleyhisselâm:

"Evet! İsterim!" dedi.

"Öyle ise, seni, bizimle birlikte göndermesini, Babandan iste!" dediler. [29]

Onlar; Yâkub Aleyhisselâmın yanına gidip önünde durdular.

Kendisinden, bir şey isteyecekleri zaman, böyle yaparlardı.

Yakub Aleyhisselâm, karşısında sıralandıklarını görünce, onlara:

"Nedir hacetiniz, isteğiniz?" diye sordu.

Yûsuf Aleyhisselâmın, kendileriyle birlikte kıra gidip bol bol yemesine, oyna­masına müsâade etmesini istediler ve onu, iyice koruyacaklarını bildirdiler.

Yâkub Aleyhisselâm, onların gaflete dalıp Yûsuf Aleyhisselâmı, kurda yedir­melerinden korktuğunu söyledi.

Onlar, kendilerinin güçlü bir topluluk olduğunu, böyle bir musibetin asla vuku´ bulamayacağını ileri sürdüler.

Yâkub Aleyhisselâma, oğullarına kurt tehlikesinden bahsettiren, kendisinin, o sıralarda görmüş olduğu bir rü´yâ idi.

Yâkub Aleyhisselâm, rü´yâsında, bir dağ başında, öldürmek için, Yûsuf Aley-hısselâmın üzerine, on kurdun saldırdığını, onlardan bir kurdun ise, onu, korudu­ğunu, sonra, yer yarılıp içine girdiğini, ancak, üç gün sonra, oradan çıkabildiğini görmüş, bunun için, Yûsuf Aleyhisselâm hakkında kurd korkusuna düşmüş[30], oğullarına: "Onu, kurt yemesinden korkuyorum!" demişti. [31]

Yûsuf Aleyhisselâm:

"Babacığım! Beni, onlarla gönder!" dedi.

Yâkub Aleyhisselâm:

"Sen de, bunu, onlarla birlikte gitmeyi istiyor musun?" diye sordu.

Yûsuf Aleyhisselâm:

"Evet!" deyince, Yâkub Aleyhisselâm, onun da, kardeşleriyle birlikte gitmesi­ne izin verdi.

Yûsuf Aleyhisselâm, elbisesini giydi. [32]

Yâkub Aleyhisselâm, onu kardeşleriyle birlikte gönderdi.

Kardeşleri, Yûsuf Aleyhisselâmı, yapmacık ikramlar göstererek götürdüler.

Otlak yerine vardıkları zaman, düşmanlıklarını, açığa vurdular, onu, dövmeğe başladılar.

kardeşlerinden biri, Yûsuf Aleyhisselâmı döver, Yûsuf Aleyhiselâm, başka bi­rini, imdadına çağırır, o da, gelip yardım yerine, onu, döverdi!

Kendisine, onlardan, bir acıyanını görmedi. Yûsuf Aleyhisselâmı, öldüresiye dövdüler. [33]

Yâkub Aleyhisselâmdan, Yûsuf Aleyhisselâm için aldıkları yiyeceği, köpekleri­ne yedirdiler.

Yûsuf Aleyhisselâm, son derece susamıştı. Onlara:

"Öldürmeden önce, bana, azıcık su içiriniz!" diye yalvardığı halde, su da, içir-mediler! Onlardan hiç birinin, kendisine acımadığını görünce:

"Ey Babacığım! Ey Yâkub! Câriye oğullarının, Senin oğluna yaptıklarını[34] bil­miyor musun?! [35] Bir bilsen! [36]

Ey Babacığım! Onlar, Senin ahdini bozdular, vasiyetini, zayi ettiler!" [37] diye­rek feryad ediyordu. [38]

Rubil, hemen tutup onu, öldürmek için, göğsünün üzerine yatırdı. "Ey Râhıl´ın oğlu! Rü´yâna söyle de, seni, kurtarsın!" dedi. Yûsuf Aleyhisselâm, Yehuza´dan istimdad etti, yardım diledi. [39]

Yûsuf Aleyhisselâmın Teyzesinin oğlu olup diğerlerine nazaran Yûsuf Aleyhis­selâm hakkında biraz daha insaflı, biraz daha ileri görüşlü olan Yehuza[40], onlara:

"Siz, onu, öldürmeyeceğiniz hakkında bana kesin söz vermiş değil-miydiniz?! [41]

Onu, kuyuya, bırakınız!" deyince[42], Yûsuf Aleyhisselâmı, bırakmak için, ku­yunun yanına sürüyüp götürdüler! [43]

Bu kuyu; Medyen ile Mısır arasında[44], Beytülmakdis bölgesinde yeri, belli[45], Yâkub Aleyhisselâmın evine üç fersahlık uzaklıkta idi.

Korkunç, karanlık, dibi geniş, ağzı dar, içine bırakılan, dibine kolayca düşüp helak olur, içinden çıkmak, düşen için, imkânsız, suyu, tuzlu bir kuyu idi.

Bu kuyu, Sâm b. Nuh Aleyhisselâmın kazdığı kuyulardandı. Ahzan Kuyusu diye de, anılırdı.

Kardeşleri, Yûsuf Aleyhisselâmı, bu kuyuya bırakmak maksadı ile[46], kuyunun içine sarkıttıkları zaman, Yûsuf Aleyhisselâm, kuyunun kenarına elleriyle tu­tunmuştu.

Bunun üzerine, onun ellerini, boynuna bağladılar.

Üzerindeki gömleğini de, soyduktan sonra, kendisini, kuyuya sarkıttılar. [47]

Yûsuf Aleyhisselâm:

"Kardeşlerim! Gömleğimi, bana geri veriniz! Kuyuda, onunla örtüneyim. [48]

Kuyudaki haşeratı, onunla tutup kendimden defedeyim! [49]

Ölümümden sonra da, o, bana, kefen olsun!" dedi. [50]

Kardeşleri:

"Güneşi, Ay´ı ve on bir yıldızı, çağır da, seni, oraya alıştırıcı olsunlar!" dedileı

Yûsuf Aleyhisselâm:

"Ben, hiç bir şey göremiyorum!" dedi.

Onu, kuyunun yansına varıncaya kadar sarkıtıp ölsün diye birden bırakıverdiler!

Yûsuf Aleyhisselâm, kuyudaki suyun içine düştü.

Kuyudaki bir kayanın üzerine çıkıp dikildi. [51]

Kardeşleri, kuyuya bıraktıkları zaman, Yûsuf Aleyhisselâm, ağlıyordu.[52]

Kuyunun başındaki kardeşleri, ona, seslenince, Yûsuf Aleyhisselâm onların merhamete geldiklerini sanıp cevap vermişti.

Hemen, üzerine, bir kaya parçası bırakıp onu, öldürmek istediler. Yehuza, kalktı, onları, böyle yapmaktan men etti ve:

"Hani, siz, onu, öldürmeyeceğiniz hakkında, bana kesin söz vermiştiniz!?"

dedi. [53]

Yûsuf Aleyhisselâm, kuyuya bırakıldığı zaman, on yedi yaşında idi. [54]

Kardeşleri, Yûsuf Aleyhisselâmı, kuyuya bıraktıktan sonra, hemen davarların içinden bir kuzu veya oğlak kesip kanını, Yûsuf Aleyhisselâmın gömleğine bulaş­tırdılar. Kestiklerinin etini de, yediler. [55]

Akşamleyin, ağlayarak ve Yûsuf Aleyhisselâmı kurt yediğini anarak babaları­nın yanına geldiler[56]

Yâkub Aleyhisselâm, yolun üst tarafında oturup Yûsuf Aleyhisselâmı, ne za­man getirecekler? diye onları, bekleyip duruyordu.

Oğulları yaklaşıp hep birden ağlayarak seslerini yükseltince, Yâkub Aleyhis­selâm, onların, bir musibete uğradıklarını anladı.

Yanına geldikleri zaman, Yâkub Aleyhisselâmın önünde yakalarını yırttılar ve ağladılar.

Yâkub Aleyhisselâm, korktu ve:

"Ey oğullarım! Size, ne oldu? Yûsuf, nerede?" diye sordu.

Kurt, yediğini ve onun kanlı gömleğini getirdiklerini söyledikleri zaman´[57]

"Gösteriniz bana onun gömleğini?" dedi.

Gösterdiler.

"Vallahi, ben, bugüne kadar, bundan daha yumuşak huylu kurt görmedim!

Oğlumu, yemiş de, onun gömleğini, yırtıp parçalamamış!?" diyerek feryad etti ve bayıldı.

Uzunca bir müddet sonra, ayıldı.

Ayıldığı zaman, çok ağladı. Sonra da, gömleği alıp kokladı, öptü. [58] Yüzüne ve gözlerine sürdü. [59]

Yûsuf Aleyhisselâm, kuyuda üç gün kaldı. [60]

Yehuza, her gün, Yûsuf Aleyhisselâma -kardeşlerinden gizlice- yemek ge­tirirdi. [61]

Dördüncü gün, Medyen´den gelip Mısıra gitmek isterken, yollarını şaşıran bir yolcu kafilesi, kuyunun yakınına geldiler, kondular.

Medyen halkından, Araplardan Mâlik b. Za´r adındaki bir adamı, kendileri için, su aramağa gönderdiler.

Adam, kuyuya kovayı salınca, Yûsuf Aleyhisselâm, kovanın ipine yapıştı.

Kova, kuyunun ağzına erişince, Mâlik, Yûsuf Aleyhisselâmı görüp[62] arkadaş­larına, bir genç bulduğunu müjdeledi. [63]

Yehuza, yine, Yûsuf Aleyhisselâma yemek getirmişti. Onu, kuyuda göreme­yince, bakıp Malik´le arkadaşlarının yanında bulunduğunu gördü, Hemen dönüp bunu, kardeşlerine haber verdi.

Hepsi, Mâlik´in yanına geldiler. [64]

"Bu, bizden kaçan kölemizdir!" dediler. [65]

Yûsuf Aleyhisselâm, kardeşlerinin, kendisini, ondan alınca, öldürmelerinden korkup halini gizledi. [66]

Malik:

"Öyle ise, ben, onu, sizden satın alayım!" dedi.

Kardeşleri, Yûsuf Aleyhisselâmı, Malik´e[67], yirmi[68] veya yirmi iki dirheme, ya da, kırk dirheme sattılar[69]

Malik ve arkadaşları, Yûsuf Aleyhisselâmı, satın alıp giderlerken[70], Yûsuf Aleyhisselâmın kardeşleri, onlara:

"Onu, sımsıkı bağlayınız ki[71], kaçmasın! [72] Çünkü, o kaçaktır, hırsızdır, yalancıdır!

Biz, onun, size işleyeceği kusurlardan ve ayıplarından uzaklaşmış bulunuyo­ruz!" dediler.

Malik, Yûsuf Aleyhisselâmı, deveye bindirip Mısır´a götürdü.

Yûsuf Aleyhisselâm; annesinin yolda bulunan kabrini görünce, kendisini, de­veden kabre atmamağa kadir olamadı.

Kabrin üzerine kapandı ve:

"Ey annem! Ey Râhıl! Başını, yerin altındaki topraktan kaldırıp oğlun Yûsüf´e bakta, onun, senden sonra ne belâlara uğradığını bir gör!

Ey anneciğim! Düştüğüm za´f ve zilleti bir görmüş olsaydın, bana, ne kadar acırdın!

Ey anneciğim! gömleğimi, nasıl soyduklarını, beni, nasıl bağladıklarını, yüzü­mü, nasıl tokatladıklarını, taşlarla, beni, nasıl taşladıklarını, kuyunun içine nasıl bıraktıklarını, bana, hiç acımadıklarını,

Beni, köle gibi nasıl sattıklarını,

Beni, esir gibi nasıl taşıdıklarını bir görseydin!" diyordu.

Malik; devenin üzerinde, Yûsuf Aleyhisselâmı, göremeyince, yolcu kafilesine:

"Haberiniz olsun ki: Uşak, ailesine dönmüş!" diyerek bağırdı.

Kafile halkı, arayıp Yûsuf Aleyhiselâmı, kabrin üzerinde buldular.

İçlerinden birisi; Yûsuf Aleyhisselâmın üzerine dikilip:

"Ey Uşak! Efendilerin, bize senin, kaçak, hırsız olduğunu, haber vermişlerdi.

Biz, senin şu yaptığını görünceye kadar, buna, inanmamıştık!" dedi.

Yûsuf Aleyhisselâm:

"Vallahi, ben, kaçmış değilim.

Fakat, siz annemin kabrine yol uğratınca, kendimi, onun kabrinin üzerine at­mamağa kadir olamadım!" dedi.

Malik, hemen elini kaldırıp Yûsuf Aleyhisselâmın yüzüne bir şamar indirdi ve çekip devesinin üzerine bindirdi.

Mısır´a varıncaya kadar da, kendisini, bağlı bulundurdular. Malik, Mısır´a varınca, ona, yıkanmasını emr etti.

Yusuf Aleyhisselâm, yıkandı. [73] Malik, ona, güzel bir elbise giydirdi ve onu satışa çıkardı. [74]

Mısır çarşısında bulunan kimseler, Yûsuf Aleyhisselâmın bedelini yükseltme­ğe, artırmağa başladılar. [75]

Mısır Azîz´i[76] Kutfîr veya Utfîr -ki, Mısır Hazineleri Bakanı idi[77] Yûsuf Aley-hisselâmı, Malik´ten, yirmi Dinar (altun) [78] ve bir çift ayakkabı ile iki beyaz elbi­se karşılığında[79] satın alıp[80] evine götürdü. [81]

Karısı Râil´e:

"Bu genç, olgunluk çağına, bizim görmekte olduğumuz işleri anlayacak bir yaşa gelince, bize yararlı, yardımcı olur, ya da, onu, oğul ediniriz." dedi.

Mısır Azîz´i, kadınlarla münâsebette bulunmayan bir zat idi.

Karısı ise, hem güzel, hem de, devlet ve dünya nimetleri içinde yaşayan bir kadındı. [82]

Yûsuf Aleyhisselâmın Hanım Efendiyle Başı Dertte:

Yûsuf Aleyhisselâmın yüzünün güzelliği, Hanım Efendinin kalbine, onun sev­gisini düşürmüştü. [83]

En sonunda, bir gün, onu, kendisiyle temasa heveslendirmek maksadı ile, Yû­suf Aleyhiselâmın güzelliklerini anmağa başladı:

"Ey Yûsuf! Saçın, ne kadar güzel!" dedi.

Yûsuf Aleyhisselâm:

"Cesedimden, ilk dökülecek şey, odur!" dedi.

Hanım Efendi:

"Ey Yûsuf! Gözlerin, ne kadar güzel!" dedi.

"Cesedimden, ilk önce, yere akacak şey, o´dur!" dedi. Hanım Efend´r.

"Ey Yûsuf! Yüzün, ne kadar güzel!" dedi, Yûsuf Aleyhisselâm:

"O, toprak içindir, toprak, onu, yiyecektir!" dedi. [84]

Kur´ân-I Kerimin Yûsuf Aleyhisselâm Hakkındaki Açıklaması:

Yüce Allah; Yûsuf Aleyhisselâmın gördüğü rü´yâdan itibaren başından geçen­leri şöyle açıklar:

"Bir vakit, Yûsuf, Babasına:

Babacığım! Gerçekten, ben, rü´yâda, on bir yıldızla güneş ve ay´ı gördüm. Gör­düm ki, onlar, bana, secde edicilerdir! demişti.

(Babası Yâkub):

Oğulcağızım! Rü´yânı, kardeşlerine anlatma! dedi.

Sonra, sana, bir tuzak kurarlar.

Çünkü, şeytan, insanın, apaçık bir düşmanıdır.

Rabb´in, seni, öylece (rü´yada gördüğün gibi) beğenip seçecek (Peygamber ya­pacak, mülk´ü saltanata erdirecek)

Sana, rü´yâ tabirine ait bilgi verecek. Sana karşı da, Yâkub Hanedanına karşı da, nimetlerini -daha önce de, Ataların İbrahim´e ve İshak´a tamamladığı gibi- ta­mamlayacaktır.

Şüphesiz ki, Rabb´in, her şeyi bilendir, tam hüküm ve hikmet Sahibidir.

And olsun ki: Yûsuf´un ve kardeşlerinin haberlerinde (onları) soranlar için, nice ibretler vardır.

Hani, onlar (o kardeşler) şöyle demişlerdi:

Yûsuf´la kardeşi (Bünyamin), Babasının yanında, muhakkak, bizden daha sev­gilidir.

Halbuki, biz (birbirimizi destekleyen güçlü) bir cemâatiz. Babamız, her halde, açık bir yanılgı içindedir. Yûsuf´u, öldürünüz!

Yahud, onu (uzak ve ıssız) bir yere atınız ki, Babanızın teveccühü, yalnız size münhasır olsun ve siz, ondan sonra, sâlih bir zümre olasınız!

İçlerinden, bir sözcü:

Yûsuf´u, öldürmeyiniz! Onu, bir kuyunun dibine bırakınız da, bir yolcu kafilesin­den biri, onu (yitik olarak) alsın!

Eğer (mutlaka) yapacaksanız (böyle yapınız!) dedi.

Bunun üzerine;

Ey Babamız! Sen, bize, Yûsuf´u, ne diye inanmıyorsun?

Halbuki, biz, onun en hayrhâhlarıyız!

Yarın, onu, bizimle birlikte (kır´a) gönder de, bol bol yesin, oynasın.

Şüphesiz, biz, onun koruyucularıyız! dediler.

(Babaları):

Onu götürmeniz, muhakkak ki, beni, tasaya düşürür.

Siz, kendisinden gafil bulunurken, onu, kurt (gelip) yemesinden korkarım! dedi.

And olsun ki: bizim (güçlü) bir cemâat olmamıza rağmen, onu, kurt yerse, bu takdirde, biz de, hüsrana uğrayanlardan oluruz! dediler.

Nihayet, vaktâ ki, onu, götürdüler.

Onu, kuyunun dibine bırakmayı, kararlaştırdılar.

Biz de, kendisine (Yûsuf´a) and olsun ki: Sen, onlara, hiç farkında değillerken (bir gün), bu işlerini, haber vereceksin! diye Vahy ettik.

(Yûsuf´un kardeşleri) akşamleyin, ağlaya ağlaya Babalarına geldiler:

Ey Babamız! Hakikaten, biz gittik, yarış edecektik.

Yûsuf´u da, eşyamızın yanında bırakmıştık. (Bir de ne görelim!!!)

Onu, kurt, yemiş!

Biz, doğru söyleyenler olsak ta, (biliyoruz ki) Sen, bize inanıcı değilsin! dediler.

Bir de, üstüne yalancıktan bir kan (bulaştırılmış olan) gömleğini getirdiler.

(Yâkub):

Hayır! Nefisleriniz, sizi aldatıp (böyle büyük) bir işe sürüklemiş!

Artık, (bana düşen) güzel bir sabırdır.

Sizin şu anlatışınıza karşı, yardıma sığınılacak (ancak) Allâh´dır! dedi.

Bir yolcu kafilesi gelip Sakalarını (kuyu başına) yolladılar.

O da, kovasını, saldı.

ÂH Müjde! İşte, bir Civan! dedi.

Onu, bir ticaret malı gibi sakladılar.

Allah ise, ne yapacaklarını, pekâlâ bilici idi.

Onu, değersiz bir bahaya, bir kaç dirheme sattılar.

Onlar, bunun hakkında rağbetsiz idiler.

Onu, satın alan bir Mısırlı, karısına:

Bunun Makamını (katımızda) şerefli tut!

Umulur ki: bize yararı, olur, yahud, onu, evlad ediniriz! dedi.

İşte, Yûsuf´u, böylece (Mısır) arz(ın)da, yerleştirdik ve ona, rü´yânın tâbirini (yo­rumunu) öğrettik.

Allah, emrinde (hâkim ve) galibdir.

Fakat, insanların çoğu (bunu) bilmezler.

O, tam ergenlik çağına girince, kendisine hüküm ve ilim verdik.

İşte, iyi hareket eden insanları, biz, böyle mükâfatlandırırız.

Onun bulunduğu evdeki (kadın) onun nefsinden murad almak istedi.

Kapıları, sımsıkı kapadı ve:

Sana, söylüyorum: beri gel! dedi.

O ise:

Allah´a, sığınırım! Doğrusu, o (Mısır Azîz´i), benim Efendim´dir.

O, bana, güzel bir mevki vermiştir.

Hakikat, şudur ki: zâlimler, asla felah bulmaz! dedi.

O (kadın) ise, and olsun ki, ona, niyeti kurmuştu.

Eğer, Rabb´inin Burhanını, görmemiş olsaydı, (belki Yûsuf´da) onu, kasdetmiş gitmişti.

İşte, Biz, ondan fenalığı ve fuhşu, bertaraf edelim diye böyle (Burhan gönderdik). Çünkü, o, (tâatta) Ihlâsa erdirilmiş kullanmadandı.

İkisi de (Yûsuf, ondan kaçıp kurtulmak, kadın da, onu tutup bırakmamak için) kapıya doğru koştular.

O (kadın), bunu, gömleğini, arkasından (tutup) boylu boyunca yırttı. Kapının yanında (kadının) Efendisine rastgeldiler. (Suçunu kapatmak maksadiyle kadın, kocasına):

Zevcene, kötülük etmek isteyenin cezası, zindana atılmaktan, yahud acıklı bir azabdan başka ne olabilir? dedi.

Yûsuf:

O, kendisi, benim nefsimden murad almak istedi! dedi.

Onun (kadının) yakınlarından bir şahid de, şehâdet etti ki:

Eğer, gömleği, önünden yırtıldı ise, (kadın) doğru söylemiştir, bu ise, yalancılar­dandır.

(Yok) eğer, gömleği, arkadan yırtıldı ise, (kadın) yalan söylemiştir.

Bu ise, doğru söyley idlerdendir." dedi.

Vaktâ ki (zevci, Yûsuf´un gömleğinin) arkadan yırtılmış olduğunu gördü ve:

Şüphesiz ki: bu, sizin (siz kadınların) fendinizdendir.

Çünki, sizin fendiniz, büyüktür.

Yûsuf! Sen, bundan (bu meseleyi söylemekten) vazgeç!

(Ey kadın!) Sen de, günahına istiğfar et! Çünkü, sen, gerçekten, günahkârlar­dan oldun! dedi.

Şehirdeki bir kısım kadınlar:

Azîz´in karısı, delikanlısının nefsinden murad almak istiyormuş! Sevgi, yüreği­nin zarına işlemiş!

Görüyoruz ki: o, muhakkak, apaçık bir sapıklıktadır! dediler.

Vaktâ ki, (kadın) onların, gizliden gizliye yaptıkları dedikoduları, işitti.

Kendilerine (dâvetci) yolladı.

Onlar için (rahatça) yaslanacak bir yer (bir de, sofra) hazırladı.

Onlardan, her birine (etleri, meyvaları kesmek için) birer bıçak verdi.

(Yûsuf´a):

Çık karşılarına! dedi.

Şimdi, onlar, bunu görünce, kendisini, büyük bir varlık olarak tanıdılar. (Hayran­lıklarından) ellerini, kestiler ve:

Sübhânâllâh! Bu, bir beşer değildir?

Bu, çok şerefli bir Melek´ten başkası değildir! dediler.

(Kadın):

İşte, beni, kendisi hakkında ayıpladığınız, şu gördüğünüz (Zat)dır.

And ederim ki: onun nefsinden ben murad almak istedim de, o, nâmuskârlık gös­terip redd et)di.

Yemin ederim ki: eğer, o, kendisine emredeceğimi, yapmazsa, her halde, Zin­dana atılacak ve her halde zillete uğrayacaklardan olacaktır!" dedi.

(Yûsuf):

"Ey Rabb´im! Zindan, bana, bunların davet edegeldikleri şey(i işlemek)den da­ha sevgilidir.

Eğer, Sen, bunların tuzaklarını, benden döndürmezsen (belki) onlara meyi eder, câhillerden olurum!" dedi.

Bunun üzerine, Rabb´i, onun duasını kabul etti, ve onların tuzaklarını, kendisin­den savdı.

Çünkü, O, hakkıyle işitenin, her şeyi bilenin ta kendisidir.

Sonra, bütün o delilleri gördüklerinin ardından, mutlaka, onu, bir zamana kadar Zindana atmaları reyi onlara zahir oldu.

Onunla birlikte Zindana iki de, delikanlı girdi. Bunlardan birisi:

Ben, rü´yamda, kendimi şarap(üzüm) sıkıyor gördüm! dedi. Öbürü de:

Ben de, rü´yamda, kendimi, başımda ekmek götürüyor, kuşlarda, ondan (kek-meleyip) yiyor! gördüm.

Bize, bunun tabirini, haber ver.

Çünkü, biz, seni, iyilik edenlerden görüyoruz." dedi.

(Yûsuf):

Size, rızıklanacağınız bir taam gelecek oldu mu, ben, muhakkak, onun ne oldu­ğunu, size daha gelmezden önce, haber veririm.

Bu, Rabb´imin, bana öğrettiği ilimlerdendir.

Çünkü, ben, Allah´a inanmaz bir kavmin dinini -ki, onlar, Âhireti inkâr edenlerin 2 kendisidirler- terk ettim.

Atalarım İbrahim´in, İshak´ın, Yâkub´un dinine uydum. Allah´a, her hangi bir şeyi ortak katmamız, bizim için (doğru) olmaz. Bu (Tevhid), bize ve insanlara, Allah´ın lütuf ve inâyetindendir. Fakat, insanların çoğu (buna) şükretmezler.

Ey zindan arkadaşlarım! Darma dağınık bir çok düzme tanrılar mı hayırlıdır, yok­sa, hepsine ve her şeye galib ve Kahhâr olan bir tek Allah mı?

Sizin, onu bırakıp taptıklarınız, kendinizin ve atalarınızın takmış oldukları (kuru) adlardan başkası değildir.

Allah, bunlara, hiç bir Burhan indirmemiştir.

Hüküm, Allâh´dan başkasının değildir.

O, kendisinden gayrısına ibadet etmemenizi emreylemistir.

Dosdoğru din, işte, budur.

Fakat, insanların çoğu bilmezler.

Ey zindan arkadaşlarım! (Rüyalarınızın yorumuna gelince):

Biriniz, Efendisine şarap içirecek, diğeri ise, asılıp tepesinden kuşlar, yiyecektir!

işte, hakkında fetva istemekte olduğunuz mesele (böylece) olup bitmiştir! dedi.

(Yûsuf), bu ikisinden kurtulacağını bildiği kimseye:

Beni, Efendinin yanında an! dedi.

Fakat, şeytan, Efendisine anmayı, ona, unutturdu da, (bu yüzden Yûsuf) daha nice yıllar, zindanda kaldı.

(Bir gün) Kral:

Ben, rü´yâmda yedi arık (inek)in yemekte olduğu yedi semiz inekle yedi yeşil oaşak ve diğer (yedi) kuru (başak) görüyorum!

Ey ileri gelenler (Kâhinler)! Eğer, rü´yâ, tâbir ediyorsanız, benim bu rü´yâmı da, nallediniz! dedi.

Onlar da:

"(Bunlar) karma karışık düşlerdir."

Biz, böyle düşlerin tabirini bilici (kimse)ler değiliz! dediler. (Zindandaki) iki (arkadaş)dan, kurtulanı, nice zaman sonra (Yûsuf´u) hatırladı da: Ben, size, onun tâbirini haber vereyim. Beni, hemen gönderiniz! dedi. (Zindana gidip):

Yûsuf! Ey çok doğru sözlü! Kendisini, yedi arık (inek) yemekte olan yedi semiz inekle yedi yeşil ve diğer (yedi) kuru başak hakkında bize bir fetva ver.

Ümid ederim ki: insanlara (isabetli cevabınızla) dönerim.

Belki (bu suretle) onlar, (Senin yüce kadrini) bilirler, (dedi)

(Yûsuf):

"Yedi yıl âdet veçhile ekin ekiniz.

Yiyeceğiniz az bir miktar hâriç olmak üzere, biçtiklerinizi, başağında bırakınız.

Sonra, bunun ardından yedi kurak (yıl) gelecek.

(Tohumluk için) saklayacağınız az bir miktar hariç olmak üzere, önceden birik­tirdiklerinizi, yeyip götürecek.

Sonra, bunun ardından da, bir yıl gelecek ki, insanlar, o zaman, yağmura kavu­şacak ve o zaman sıkıp sağacaklar!" dedi.

(Bunu duyan) Kral:

"Onu (Yûsuf´u) bana getiriniz!" dedi.

Bunun üzerine, ona Elçi gelince:

"Efendine dön de, ellerini kesen o kadınların zoru ne idi? Kendisine sor?

Şüphe yok ki, benim Rabb´im, onların fendini, hakkıyla bilicidir." dedi.

(Kral, o kadınları toplayıp):

Yûsuf´un nefsinden murad almak istediğiniz zaman, ne halde idiniz?" diye sordu.

(Kadınlar):

Hâşâ! Allah için, biz, onun hakkında bir kötülük bilmiyoruz!" dediler.

Azîz´in karısı da:

"Şimdi, hak meydana çıktı.

Ben, onun nefsinden murad almak istedim.

O ise, seksiz, şüphesiz, doğru söyleyenlerdendir!" dedi.

(Elçi gelip de, Yûsuf´a bu kesin itirafı naklettikten sonra, o, dedi ki: benim) bu (itirafa lüzum görüşüm, Azîz´in) gıyabında kendisine hakîkaten hainlik yapmadığı­mı ve Allah´ın, hâinlerin hilesini, hiç şüphesiz, muvaffakiyete erdirmeyeceğini, onun da, bilmesi içindi.

(Bununla beraber) ben, nefsimi, tebrie etmem.

Çünkü, nefis, muhakkak ki, olanca şiddetiyle kötülüğü emredendir.

Meğer ki, Rabb´imin esirgemiş bulunduğu (bir nefis) ola.

Zira, Rabb´im, çok yarlıgayıcı, çok esirgeyicidir.

Kral:

"Getiriniz onu, bana!

Onu, kendime hâs bir (Müsteşar) edineyim!" dedi.

Onunla konuşunca da:

Sen, bugünfden itibaren) bizim katımızda mühim bir mevkii sahibisin! Emin (bir -rıüsteşar)sın! dedi.

(Yûsuf):

Beni, memleketin hazineleri üzerine (Memur) et!

Çünkü, ben, onları, iyice korumaya muktedir ve (bütün tasarruf şekillerine) vâkı-´tm! dedi.

İşte, o yerde Yûsuf´a, böyle bir kudret (ve şeref) verdik. O, neresini, isterse, orada, konaklardı.

Biz, rahmetimizi, kimi dilersek, ona nasîb ederiz. İyi hareket edenlerin mükâfatı­nı zayi etmeyiz.

İman edip te, takvada devam edenlere hâs olan Âhiret mükâfatı ise, daha ha­yırlıdır.

Yûsuf´un kardeşleri gelip onun huzuruna girdiler. (Yûsuf) onları, hemen tanıdı. Onlar ise, bunu, tanımıyorlardı. Vaktâ ki, (Yûsuf), onların (zahire) yüklerini hazırladı. Bana, baba bir erkek kardeşinizi de, getiriniz. Görmüyor musunuz (size) tam ölçek veriyorum. Ben misafirperverlerin (Konukseverlerin) hayırlısıyım.

Eğer, onu, bana getirmezseniz, artık, benim yanımda, size hiç bir kile yok! (bo­şuna) bana yaklaşmayınız! dedi.

Onu, Babasından istemeye çalışırız ve her halde (bunu) yaparız, dediler. (Yûsuf) uşaklarına:

Onların sermayelerini[85] yüklerinin içine koyuveriniz. Olur ki, ailelerine döndük­leri zaman, bunun, farkına varırlar da, belki, yine (buraya) dönerler! demişti.

Bu suretle Babalarına döndükleri zaman: "Ey Babamız! Bizden, ölçek, men olundu.

Bu sefer, kardeşimizi de, bizimle birlikte yolla da, ölçek alalım.

Biz, her halde, onu, muhafaza edicileriz!" dediler.

(Yâkub):

"Ben, size, onu inanırmıyım?

Meğer ki, bundan önce, kardeşi (Yûsuf´u) inandığım gibi ola.

Allah, en hayırlı koruyucudur.

O, Esirgeyicilerin de, Esirgeyiçişidir!" dedi.

Meta´larını (zahire yüklerini) açtıkları zaman, sermayelerini, kendilerine geri gön­derilmiş buldular.

Ey Babamız! Daha ne istiyoruz? İşte, sermayemiz de, bize iade edilmiş!

(Biz, onunla tekrar) ailemize zahire getiririz.

Kardeşimizi, koruruz. Bir deve yükü zahire de, artırırız.

Bu seferki aldığımız, az bir ölçektir. (Bize yetmez!) dediler.

(Yâkub):

"Etrafınız kuşatılmadıkça (çaresiz kalmadıkça) onu, bana, her halde getireceği­nize dâir Allah´dan bana sağlam bir taahhüd verilinceye kadar, onu sizinle birlikte, kabil değil, gönderemem!" dedi.

Artık, Babalarına te´minatlarını verince, o da:

Allah, benim ve sizin bu dileklerimize Vekil (şâhid olsun!) dedi.

(Hareketleri esnasında da):

"Oğullarım! (Mısıra) Hepiniz, bir kapıdan girmeyiniz!

Ayrı ayrı kapılardan giriniz.

(Bununla beraber, bu sözümle) Allâh(ın kazâsın)dan hiç bir şeyi üzerinizden gi-deremem!

Hüküm, Allâh´dan başkasının değildir.

Ben, ancak, Ona güvenip dayandım.

Tevekkül edenler de, yalnız Ona güvenip dayanmalıdır!" dedi.

Vaktâ ki, onlar, (Mısır´a) babalarının, kendilerine emrettiği veçhile, girdiler.

Bu, Allah´ın (Kazasından) hiç bir şeyi, onların üzerinden gideremedi.

Sâdece, Yâkub´un nefsindeki dileği, meydana çıkarmış oldu.

Şüphe yok ki, (Yâkub), kendisini (Vahy ile) öğrettiğimiz için, bir ilim sahibi idi.

Ancak, insanların bir çoğu (Kader´in Sırrını) bilmezler.

(Kardeşler) Yûsuf´un huzuruna girince, o, kardeşini, kendi yanına aldı.[86] (Ona):

Ben, senin kardeşinim. Onların (geçmişte bizlere) yapmış olduklarına tasalan­ma! dedi.

Vaktâ ki, (Yûsuf) onların (zahire) yüklerini hazırladı.

Su kabını, öz kardeşinin yükü içine koydu.

Sonra, bir Münâdî, arkalarından şöyle bağırdı:

Ey Kafile! (Durunuz!) Siz, seksiz, şüphesiz hırsızlarsınız!

(Yâkub´un oğulları) onlara, dönerek:

Ne kaybettiniz? (Ne arıyorsunuz?) diye sordular.

Kralın su kabını, kaybettik, dediler.

Onu, getirene, bir deve yükü (bahşiş) var! Ben de, buna, kefilim!

(Yâkub´un oğulları):

Allah! Allah! (bizim hüviyetimizi, ahlâkımızı) siz de, öğrenmişsinizdir.

Biz, bu yere, and olsun ki, fesad çıkarmak için gelmedik.

Biz, hırsız kimseler de, değiliz! dediler.

Şimdi, yalancı olursanız (çalanın) cezası, nedir? dediler.

Onun cezası: yükünde (hırsızlık mal) bulunan kimsenin kendisidir.

İşte, o kimse, bunun cezasıdır.

Biz (memleketimizde) zâlimleri (hırsızları) böyle cezalandırırız! dediler.

Bunun üzerine (Yûsuf), kardeşinin kabından evvel, onların kablarını (aramağa) başladı.

Nihayet, onu, kardeşinin kabından çıkardı.

İşte, biz, Yûsuf için, böyle bir tedbir kullandık.

Yoksa, o, Kralın dinine göre: kardeşi (esir olarak) tutabilecek değildi.

Meğer ki, Allâhın iradesi ola.

Biz, kimi dilersek, onu, nice derecelerle yükseltiriz.

Her ilim sahibinin üstünde, daha iyi bilen vardır.

(Yâkub´un oğulları):

Eğer, o, çalmış bulunuyorsa, onun, bundan önce, bir kardeşi de, çalmıştı! Dediler.[87]

O vakit, Yûsuf, bu (sözü) içine gizledi. Bu(nun hakikatini) onlara açıklamadı.

(Kendi kendine):

Sizin durumunuz, daha kötüdür.

Allah, sizin anlatmakta olduğunuzun mâhiyetini, çok iyi bilendir! dedi.

(Yâkub´un oğulları):

Ey Azız!´ Gerçekten, bunun, çok ihtiyar bir Babası var.

Binâenaleyh, onun yerine, (bizden) birimizi, alıkoy!

Seni, muhakkak, iyilik edenlerden görüyoruz! dediler.

(Yûsuf):

"Eşyamızı, nezdinde bulduğumuz kimseden başkasını yakalamamızdan Allah´a sığınırız.

[b][color=#
[-] The following 1 user says Thank You to Bunalım for this post:
  • Berkant
Ara
Cevapla
#2
tumunu okumaya zaman yetmedi Tekrardan ellerine saglık kardesım
Ara
Cevapla
[ Etiketler: islamda | peygamberler | peygmberlerin | | cizeleri ]


Konu ile Alakalı Benzer Konular
Konular Yazar Yorumlar Okunma Son Yorum
  Eyyub A.s Hayati Bunalım 1 66 30-03-2018, Saat: 23:35
Son Yorum: Berkant
  Hz. Yusuf Hayati Bunalım 0 33 30-03-2018, Saat: 21:33
Son Yorum: Bunalım
  Hz. Yakup Hayati Bunalım 0 36 30-03-2018, Saat: 21:32
Son Yorum: Bunalım
  Lut a.s hayati Bunalım 0 36 30-03-2018, Saat: 21:31
Son Yorum: Bunalım
  İshak A.s Hayati Bunalım 0 35 30-03-2018, Saat: 21:28
Son Yorum: Bunalım

Hızlı Menü:


Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi